Cilt: 14 - Sayı: 2

ZEITSCHRIFT FÜR DIE WELT DER TÜRKEN

Son Sayı: Ağustos 2022

Makaleler

Knowing and getting to know a language has usually maintained its importance as a primary necessity during history. It is considered that learning Turkish as a foreign language appears as a result of an obligation or a necessity. Teaching TFL, which commenced in Venice with the purpose of educating translators who can speak Turkish, in the course of the developing process is accomplished in a more systematic and academic structure. Besides the teachings executed outside of Turkey, the number of academic institutions related to teaching Turkish as a foreign language has additionally improved in Turkey. To expose how these teaching processes are carried out, it becomes evaluated how the teaching process of Turkish as a foreign language was accomplished in Europe and Turkey, based on the sample of the Turkish Department at Ghent University and Gazi University Tömer. The data obtained by the document review method were subjected to content analysis. Relating to the teaching-learning content the textbook which is used in the Turkish department at Gent University is more focused on the audio-linguistic method and Gazi University Tömer’s textbook is more focused on the communicative method. As a result of the evaluations, it is noticed that text selection and use of these resources are based on special requirements and needs.

Bu araştırmada, İsviçre’de yaşayan ve Türk okullarına giden Türk çocuklarının konuşma becerisi düzeylerinin belirlenmesi ve konuşma becerilerinin çeşitli değişkenlere göre istatistiksel olarak farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklem grubunu, 2018-2019 eğitim-öğretim döneminde İsviçre’nin çeşitli kantonlarında yaşayan 30 çocuk oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak “Öğrenci Görüşme Formu”, “Kişisel Bilgi Formu” ve “Konuşma Becerileri Değerlendirme Formu” kullanılmıştır. Araştırmaya katılan çocukların konuşma becerisi düzeyleri; frekans, yüzde ve ortalama değerleri incelenerek ortaya konulmuştur. Çocukların konuşma becerilerinin çeşitli değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı ise bağımsız değişkenin kategori sayısına bağlı olarak normal dağılım gösteren ilişkilerde T Testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA); normal dağılım göstermeyen ilişkilerde ise Mann-Whitney U Testi ve Kruskal Wallis H Testi ile incelenmiştir. Yapılan analizlerin sonucunda, çocukların konuşma becerisi puan ortalamalarının ortalama seviyede olduğu ortaya çıkmıştır. Çeşitli değişkenler ile çocukların konuşma becerileri arasındaki ilişkiye bakıldığında cinsiyetin, çocukların konuşma becerisi puanlarında istatistiki bakımdan anlamlı bir farklılığa yol açtığı görülmüştür. Erkek çocukların konuşma becerilerinin, kız çocuklarınkinden anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca yaşın, evde Türkçe konuşulup konuşulmama durumunun ve Türkiye’ye gidildiğinde kalma süresinin, çocukların konuşma becerisi puanları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa yol açmadığı ortaya çıkmıştır. Araştırmanın sonuçları tartışılmış ve önerilere yer verilmiştir.

Temel dil becerilerinden okumanın ilkokul yıllarında geliştirilmesi öğrencilerin ilerleyen yıllarda iyi birer okuyucu olmaları için önemlidir. Alan yazın incelendiğinde okuduğunu anlama, akıcı okuma, okuma motivasyonu gibi okuma becerilerini geliştirmenin birçok yöntemi olduğu görülebilir. Sesli okuma da bu yöntemlerden biridir. Sınıf öğretmenleri öğrencilerine sesli okuma yapabilirler ve öğrencilerde sınıfta diğer arkadaşlarının ve öğretmenlerinin duyacağı şekilde sesli okuma yapabilirler.  Öğretmenler sesli okuma yaparken öğrencilerine model olurlar, okuma sırasında uygun yerlerde okumayı durdurarak açıklamalar yaparlar, sorular sorarlar, öğrencilerinin verdiği cevaplar üzerinde konuşurlar ve bu etkileşimli süreç öğrencilerin okuma becerilerini geliştirebilir. Bu araştırmada, sınıf öğretmenlerinin hem öğrencilerine sesli okuma yapma hem de öğrencilerine sesli okuma yaptırmaları bağlamında sesli okumaya ilişkin görüşleri ve sesli okuma ile ilgili ne tür çalışmalar yaptıkları ortaya konmaya çalışılmıştır. Araştırma tarama modelinde yürütülmüştür. Araştırmanın çalışma grubunu, Ankara’da görev yapan 316’sı kadın ve 136’sı erkek olmak üzere farklı sınıf seviyelerini okutan toplam 452 sınıf öğretmeni oluşturmaktadır. Araştırma verileri, araştırmacılar tarafından hazırlanan anket aracılığıyla toplanmıştır. Öğretmenlerin sorulara verdikleri cevapların analizleri sonucunda, öğretmenlerin sesli okuma çalışmalarını önemli buldukları, farklı yöntemlerle sesli okuma çalışmaları yapsalar bile bu çalışmaların öğrencilerin okuma becerilerini geliştirmeye katkı sağlayacak şekilde yapmadıkları ortaya çıkmıştır.

Bu araştırmada, yedinci sınıf Fen Bilimleri biyoloji konusu olan “Hücre ve Bölünmeler” ünitelerinde yer alan konuyu anlatan kelime ve kavramları zeka oyunları ve eğitsel dijital oyunla tasarlanması, uygulanması, ünitenin tekrarı ve kalıcılığını sağlamak,  deneysel anlamda da biyoloji öğretimine etkisinin bilimsel olarak ortaya konulması amaçlanmaktadır. 

Bu amaçla, ünitede geçen kavramlar seçilmiştir. Bu üniteye uygun olan oyunlar belirlenmiştir. Seçilen oyunlar üzerinde çalışılarak, oyunlar tasarlanmıştır. Son olarak tasarlanan oyunların etkinliği araştırılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu yedinci sınıftan 60 öğrenci oluşturmuştur. Öğrencilere ünite bitiminde, oluşturulan oyunlar hakkında bilgi verilmiştir. İlk ders saatinde yapılan zeka oyunları dağıtılmış ve öğrencilerin cevaplamaları istenmiştir.  İkinci ders saatinde tasarlanan eğitsel dijital oyun oynatılmıştır.  Zeka oyunlarının tamamını yapabilen öğrenci sayısı yüksektir. Eğitsel dijital oyunda da başarılıyla sonuca ulaşabilen öğrenci sayısı 54 (%77,1) kişidir. Ayrıca eğitsel dijital oyunu kullanan öğrencilerin %10’una karşılık gelen altı öğrenciyle ve ders öğretmenleriyle görüşme yapılmıştır. Görüşmeden alınan cevaplar doğrudan alıntı yapılarak içerik analizinden yararlanılarak Miles ve Huberman görüş birliği katsayısı kullanılarak değerlendirilmiştir. Öğrenci görüşmelerinde verilen cevaplara göre çalışmanın güvenilirlik katsayısı % 83, öğretmen görüşmesinde de % 100 bulunmuştur. 

Sonuç olarak; araştırmanın güvenilir olduğu, zeka oyunlarının tamamını yapan öğrenci sayılarının yüksek olduğu, öğrencilerin % 77,1’inin eğitsel dijital oyunları oynayabildikleri görülmüştür. Ayrıca öğrencilerin ve öğretmenlerin oyunları beğendikleri görülmüştür.

Bu çalışmanın amacı, dijital yerli öğrencilerin, sanal ağlarda ortaya çıkan kültürel yabancılaşma düzeylerini tespit etmek, tespit edilen yabancılaşma düzeylerinin farklı sosyo-demografik değişkenler ile ilişkisine dair arka planı ortaya çıkarmaktır.

Yapılmış olan bu çalışmada nitel ve nicel yöntemin bir arada kullanıldığı karma araştırma yöntemi kullanılmıştır. Nicel yöntem olarak 300 kişiye anket uygulanırken, nitel yöntem olarak 15 öğrenci ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Ankette araştırmacılar tarafından geliştirilen ve öğrencilerin cinsiyet, yaş, sınıf, anne-baba eğitim durumları ve ayrıca sanal ağları kullanım amaç ve süreleri gibi bilgilerinin betimlendiği sosyo-demografik bilgi formu ve ikinci kısımda ise dijital yerli öğrencilerin kültürel yabancılaşma düzeylerini ortaya çıkaracak nitelikte sorular sorulmuştur. Anket toplam 20 sorudan oluşmaktadır. Derinlemesine mülakatlarda ise anket soruları şık belirtilmeksizin ucu açık bir şekilde sorulmuş ve verilen yanıtlar kaydedilmiştir. Anket verilerinin analizi SPSS 25 kullanılarak değerlendirilmiş ve yapılan mülakatlar ile elde edilen veriler birlikte yorumlanmıştır. Sonuçlar literatür ışığında tartışılmıştır.

Anket ve derinlemesine görüşmelere dayalı olarak dijital yerli öğrencilerin sanal ağ kullanımlarının ortaya çıkardığı, kültürel yabancılaşma düzeylerine dair bulgular sosyo-demografik özellikleri ile birlikte değerlendirildiğinde; dijital yerli öğrencilerin sanal ağlarda şiddetli olmamakla birlikte orta düzeyde kültürel yabancılaşma yaşadıkları tespit edilmiştir. Ayrıca dijital yerli öğrencilerin bazı sosyo-demografik değişkenlerinin kültürel yabancılaşma düzeyi ile ilişkili olduğu görülmüştür.

Türk halk müziği ile ilgili konferans ve incelemelerde bulunmak amacıyla 1936 yılında Türkiye’ye gelen besteci ve etnomüzikolog Bela Bartok Anadolu’da yaptığı çalışmalar boyunca Türk halk müziği ve Macar halk ezgileri arasındaki hem ilişkiyi hem de  aynı kökten geldiği tahmin edilen iki ülkenin müzikleri arasındaki benzerliğin köklerini araştırmış ilginç ve hatırı sayılır bilgilere ulaşmıştır. Türkiye’nin belirli bölgelerinde saha çalışmaları yapmış, çalıştığı alanlardaki halk türkülerini derlemiş derlediği türküleri notaya almış daha sonra bu türküleri sınıflandırmıştır. Saha çalışmalarında yanında bugün Türk beşleri olarak bildiğimiz Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin gibi önemli müzik adamlarımız da bulunmuştur. Anadolu’da yaptığı tüm çalışmalar boyunca Türk ve Macar halk müzikleri arasında hem benzerlikler hem farklılıkların olduğunu söylemiş ama iki müzik kültürünün aynı kökten ortaya çıktığını savunmuştur. Savunduğu en önemli tezlerden birisi ise Macar müzik kültürünün açık bir Türk müzik kültürü olduğunu Türk ezgilerindeki motiflerin Macar müziklerinde görüldüğünü söylemesidir

Ahıska Bölgesi; günümüzde Gürcistan topraklarında bulunan, Ardahan ilimize sınır olan ve tarihi çok eskilere dayanan Türk yerleşim bölgesidir. 1828 yılında gerçekleşen savaşlar sonucunda, Ahıska Bölgesi Rusların eline geçmiş ve ne yazık ki soydaşlarımızın sürgün hayatı başlamıştır. Bu tarihten itibaren sürgün hayatı ve vatan özlemi Ahıska Türklerinin adeta kaderi haline gelmiştir. 

Milletleri millet haline getiren, geçmişten ilmek ilmek dokunarak günümüze ulaşan kültür olgusunun en önemli yapı taşlarından biri kuşkusuz müzik kültürüdür. Toplumlar her nereye giderlerse gitsinler, kültürel hazinelerini de beraberinde taşımışlardır.  Defalarca insanlık dışı eylemlere maruz kalan, dünyanın çeşitli bölgelerine sürgün edilen ve ülkemizin çeşitli illerini yurt edinen Ahıska Türklerinin müzik kültürleri, araştırmamızın konusunu oluşturmaktadır. Ne yazık ki Ahıska Türkleri’nin sürekli sürgün hayatı yaşamaları nedeniyle, kültürleri hakkında bulunan kaynaklar yok denecek kadar azdır. Bu bağlamda Ahıska Türklerinin müzik kültürleri ile ilgili yapılan bu araştırma, gelecekte yapılacak araştırmalara kaynak oluşturması bakımından son derece önemlidir.

Araştırmada; Ardahan’ın Posof ilçesinde, Artvin’in Şavşat ve Yusufeli ilçelerinde, Erzurum’un Oltu ve Şenkaya ilçelerinde alan çalışması yapılmıştır. Alan çalışmasında Ahıska Türklerinin müzik kültürleri, gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler alınmış, türkü derlemeleri yapılmıştır. Toplanan bilgiler anlamlı bir bütün halinde bir araya getirilmiştir. Derlenen türküler ise; makam, seyir, usul, biçim ve ezgi bakımından analiz edilerek sunulmuştur. Yapılan incelemeler sonucunda önerilerde bulunulmuştur.

The article discusses the semantic and etymological names of taxes and duties recorded in the Turkic-language written monuments of the 11-14th centuries, created on the vast territory of Central Asia, the Volga region, Crimea and mamluk Egypt. Moreover, in this paper analyzed a small number of terms belonging to socio-economic terminology of the thematic group in the dictionary “Divan” by Mahmud Kashgari, and tribute and duties are noted in the Uyghur legal documents of the XII-XIV centuries. Obviously, different type of terminology system in communication in historical epoch, they were used in different names as an impact of political and social position of human language. 

Moreover, a number of scholars who investigated in different scientific objects are comparatively studies in this article.  Accordingly, the fact that the results of a diachronic analysis of socio-economic terminology recorded in old Turkic monuments of the XI-XIV centuries provide useful information for periodizing the history of Turkic language development and identifying periods of evolution, as well as the creation of historical lexicology and etymological and terminological dictionaries for related Turkic languages.

Bugünkü çağdaş Kıpçak lehçelerinden biri olan Kazakça, söz varlığı açısından oldukça zengin dildir. Bu söz varlığı daha Kazakçanın geçmişten getirdiği bilgi birikimi ve diğer dillerle olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada bugün Kazakçada kullanılan akrabalık adları üzerine durulmuştur. Bu akrabalık adları iki başlık altında değerlendirilmiştir. İlk olarak Türkçenin tarihi dönem ve eserlerinden Kazakçanın söz varlığına yansıyan akrabalık adları ile ilgili sözcükler değerlendirilmiştir. Bu bölümde sözcüğün ilk olarak hangi tarihi dönem ve eserde geçtiği şekil ve anlamı verilmekle birlikte sonraki süreçlerdeki şekil ve anlamları hakkında da bilgi verilmiştir. İkinci bölümde ise, diğer dillerden Kazakçanın söz varlığına geçmiş alıntı sözcükler değerlendirmiştir. Burada da sözcüklerin hangi dilden geldiği ve o dildeki şekil ve anlamı hakkında da bilgi verilmiştir. Ayrıca sözcüğü pekiştirmek amacıyla Kazakçanın dışında diğer çağdaş lehçelerden de örnekler verilmiştir.

Türk toplumunda kadının konumu, yüzyıllar içerisinde toplumsal, siyasal ve dinî nedenlerle değişikliklere uğramıştır. Tarihi süreçte bu değişim genel olarak İslamiyet öncesi, İslamiyet etkisindeki ve Batı etkisindeki dönem olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır. İslamiyet öncesi göçebe yaşam tarzının hâkim olduğu dönemde kadın toplum içerisinde son derece aktif ve erkekle aynı haklara sahipken İslamiyet’in kabulünden sonra kadının konumu değişmiş, toplumsal yaşamdan soyutlanmış hatta değersizleşmiştir. Bu durum yeni dinin kabulüyle ve yerleşik hayatla birlikte diğer milletlerin kültürlerinin Türk kültürüne din adı altında benimsenmesinden kaynaklanmaktadır. 

XIII ile XIX. yüzyıl arası altı yüzyıllık bir geçmişe sahip olan Klasik Türk edebiyatı da İslam medeniyeti sahasında/dairesinde ortaya çıkmış bir edebiyat olduğu için, bu dönem eserlerinde kadına bakış toplumsal bakış açısına paralel olarak olumsuz olmuştur. Çalışmada bu durumun edebî eserlere yansımasına bir örnek olarak Keçecizâde İzzet Molla’nın Mihnet-Keşân adlı mesnevisi incelenmiştir. İzzet Molla’nın 1825 yılında tamamladığı eser, Batılılaşmanın etkisinin her yönüyle edebiyatımızda da görünmeye başlayacağı bir dönemde kaleme alınmıştır. Eser, gelenekten farklı olarak dönemin toplumsal yapısını gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtmaktadır. Bu yönüyle Türk edebiyatında yeniliklerin habercisi olan eserde kadına bakış açısının yansımalarını içeren beyitler tespit edilip yorumlanmaya çalışılmıştır.                                                                                                     

       Estetik; güzel duygu, bediiyat olarak tanımlanmakta ve bu tanımla sınırlandırılmaktadır. Estetiğin sadece güzel olanın incelenmesi olarak sınırlandırılmaması gerektiği görüşü ne kadar doğruysa estetiğin sadece felsefe alanını ilgilendirdiği görüşü de o kadar yanlıştır. Halkbiliminde bağlam merkezli çalışmalara geçişin gecikmesi sebebiyle disiplinlerarası çatışmaları örnekleyen bu görüşün artık çağımız bilim anlayışına evrilmesi ve yerini disiplinlerarası çalışmalara bırakması gerekmektedir. Bu düşüncelerimiz doğrultusunda Halkbilimsel Metaetik Kuramı ortaya koymuş ve kuramın inceleme yöntemi olarak Halkbilimsel Temellendirme Metaetiksel Çözümleme Yöntemini geliştirmiş bulunmaktayız. 

       Kuşkusuz Türk dünyasının etik anlayışındaki estetik algıyı en güzel dile getiren müstesna eser, Dede Korkut Kitabı’dır. Dede Korkut hikâyelerini yazıya geçiren himmet ehli meçhul kişinin, eserin özünde var olan estetiği aktarabilmek adına özel bir gayret sarf ettiği, etik anlayış içinde önemli bir yere sahip olan estetik algıyı sanat gerçekliğiyle harmanlayarak birbirinden farklı bağlamlarda büyük bir başarıyla kaleme almış olduğu görülmektedir. Bu göstergelerden hareket ederek; çalışmamızın konusu, Cinselliğin Anlatımında Estetik Söyleme Önem Vermek Olumlu Etik Değerinin Dede Korkut örnekleminde halkbilimsel olarak temellendirilip metaetiksel olarak çözümlenmesidir. Çalışmamızda, etik değerimizin halkbilimsel anlamda halk fikirleri, metaetiksel anlamda önermelerini ortaya koyarak halk felsefesindeki yerini saptamak ve Halkbilimsel Metaetik Kuramın anlatılara uygulanması noktasında örnek bir çalışma yapmak amaçlanmaktadır.

Türkistan’dan Anadolu’ya kadar dokumacılık Türklerle beraber gelmiştir. Halı, kilim gibi yaygı dokumalarının yanı sıra kumaş üretiminde de Osmanlı döneminde önemli bir üretim söz konusuydu. İzmir Osmanlı döneminde kumaş üretiminde haklı bir şöhrete sahip şehirlerden birisiydi. Gerek iç piyasaya gerek saraya gerekse dış piyasaya kumaş gönderilen İzmir’de kişisel üretimin yanı sıra son dönemlerde atölye ve fabrika tarzı üretiminde yaygın olduğu bilinmektedir. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri’nde İzmir kumaşları hakkında çok sayıda belge vardır. Makale kapsamında bu belgelerden bazıları incelenecektir.

  

Tıp doktoru Ord. Prof. A. Süheyl Ünver, unutulmaya başlayan geleneksel süsleme sanatlarını yeniden ihya etmeye çalışan bir sanatçıdır (D.1898-Ö.1986). Ailesi içinde ünlü hattatların olduğu A. Süheyl Ünver aile büyüklerinin dahil olduğu sanat ortamında büyümüş, Tıbbiyede ve Medreset’ül Hattatin’de (tezhip ve ebru alanlarında diploma ve icazet) okuyarak iki okuldan da başarı ile mezun olmuştur. Bu çalışma kapsamında, Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in tasarladığı, öğretim üyesi olduğu İstanbul Üniversitesinin birçok fakültesinin lisans ve lisansüstü bölümlerinin diplomalarında kullanıldığı anlaşılan iki farklı tasarım ile ilgili araştırmalar yapılmıştır. İncelenen diploma örneklerinden anlaşıldığı üzere, 1930’lu yılların sonundan 2000’li yılların ilk on yılına kadar bu tasarımlardan bir tanesi diğerine göre daha fazla kullanılmıştır. Söz konusu tasarımın 1967 yılında kurulan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi diplomalarında da bir süre iki farklı şekilde uygulandığı (çerçevesi kenar sulu-metin bölümü desenli ve sadece çerçevesi kenar sulu olarak), günümüzde ise Trakya Üniversitesi’nin bütün lisans bölüm ve lisansüstü programlarında kullanılmaya devam ettiği görülmüştür. İstanbul Üniversitesi diplomalarındaki iki farklı örneğin kenar suyu ve metin zemini tezyinatı unsurları ait oldukları motif gruplarına göre tasnif edilmiştir.   Anadolu Selçukluları dönemi karakteristiği olan tasarım örnekleri (münhani, zencerek) ile erken Osmanlı tezyinatı (bitkisel motifli, rumili ve zencerekli tasarımların) örnekleri çizilerek hem diplomalarda hem de tasarımlarda görülen farklılıklar ve benzerlikler karşılaştırılmıştır.

Takı kullanma geleneği, her daim bir süslenme aracı olarak önemini korumuştur. Takıların yapımında öteden beri en değerli madenler ve mücevher taşları kullanılmış ve özel teknikler geliştirilerek üretilmiştir. Süstaşı ve değerli metal işlemeciliği her dönemde olduğu gibi antik çağlarda da inanç, bereket sağlama, büyü yapma, uğur getirme gibi amaçlarla başlamış; zaman zaman bu anlamların yanı sıra dini ritüellerde dönemin inançlarına göre tanrılara ya da ölülere hediye sunma, sosyal imtiyaz ve statü göstergesi, zenginlik ifadesi ve elbette güzel görünme gibi amaçları da kapsamıştır. Günümüzde Anadolu medeniyetlerine ait eserleri koruma ve muhafaza etme faaliyeti gösteren müzelerimiz, ülkemizden çıkarılan tüm zamanlara ait süstaşlı veya taşsız takılara da ev sahipliği yapmaktadır. 

Bu çalışma ile Niğde Müzesi’ne arkeolojik kazılarda ya da müsadereyle getirilen süstaşlı ya da taşsız takıların metal ve taş türleri belirlenerek müze envanterinde güncellenmesi planlanmıştır. Ülkemizde müzelerde saklanan ve sergilenen diğer antik dönem işlenmiş süstaşlı ya da taşsız takıların kuyumculuk ve gemolojik yönden incelemenin de önemine vurgu yapılmak istenmiştir. Ülkemizdeki eski medeniyet kalıntılarının varlığı ve son yıllarda daha da artan müzelerin sayıları göz önünde bulundurulursa yapılan bu çalışmanın kültür turizmimize yapacağı katkı önemli olacaktır. 

Son yıllarda teknolojik ilerlemeler ve dijital ortamların yaygınlaşması ile birlikte Takas Edilemeyen jetonlar (NFT) giderek yaygın hale gelen dijital tasarım ürünleri olmuştur. Ancak NFT üretimleri ile ilgili en fazla ön plana çıkan unsur ekonomik değeri olup literatürde NFT üretimlerin tasarım değeri ve unsurları bakımından incelendiği yeterli çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, çoklu ortam teknolojisi ile üretilen NFT ürünlerinin geleneksel tasarım unsurları açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada bu çerçevede örnek bir NFT üretilmiş ve bu üretimin aşamalarına bağlı olarak ürünün tasarım unsurlarından nokta, çizgi, doku, şekil-biçim, boşluk ve renk bakımından incelenmiştir. Yöntem olarak üretilen NFT gösterge bilimsel analiz ve içerik analizi yöntemleriyle kalitatif olarak analiz edilmiştir. 

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre NFT üretimlerde nokta, çizgi, doku ve şekil-biçim konularında üretimler klasik tasarım unsurlarına göre daha sınırlı ve özgünlükten daha uzaktır. Ancak boşluk ve renk bakımından ise NFT üretimler sanatçıya daha fazla imkan ve renk kullanım alternatifleri vermektedir. Öte yandan NFT üretimlerin sanatsal niteliği incelendiğinde zanaat ile sanat arasında bir yerde konumlandığı, ekonomik değerinin her iki değerin de üzerinde ön plana çıktığı görülmektedir. 

Yerel mimarinin geleneksel dokudaki rolü ve önemi büyüktür. Yerel mimarinin bir parçası olarak geleneksel konutlar; bölgede yaşayan insanların aile yapısı din, kültür, sosyal ilişkiler, iklim ve topoğrafyanın etkisiyle şekillenmektedir. Geleneksel konutlarda önemli bir hizmet eylemini tanımlayan depolama kavramı da mekân ve donatı kurgusu açısından hem sosyo-kültürel hem de doğal çevreden ilham alan yöresel bir yaklaşıma sahiptir. Bu kapsamda geçmişten günümüze yüzyıllar süren deneyimin meyvesi olarak geleneksel konutların mekân ve donatı kurgusunda yer alan depolama alanları özgün nitelikler taşıdığı gibi bu alanların korunması, kayıt altına alınması ve sürdürülebilirliği de kültürel kimlik açısından oldukça önemlidir. Bu doğrultuda çalışmada, geleneksel Türk konutunda yer alan depolama alanlarının; işlevsel kurgu (Mekân-Eylem İlişkisi) ve donatı özellikleri (Sabit ve Hareketli Donatılar) ile bu birimlerin yapım tekniği-malzeme ve süsleme özellikleri kapsamında incelenmesi yapılmıştır.  Yapılan incelemeler ışığında geleneksel Türk konutu depolama birimlerini, işlevsel kurguda odunluk, samanlık, depo-ambar, kiler odası ve çatı arası kullanımları; sabit ve hareketli birimleri ise yüklük, dolap sistemleri, raf-sergen, sabit tahıl ambarı gibi sabit donatılar ile küp, sepet, sandık ve hareketli tahıl ambarı gibi hareketli donatıların oluşturduğu belirlenmiştir. Günlük yaşantının önemli bir parçası olan depolama eyleminin geleneksel Türk konutu yapılarında incelenmesi ve kültürel niteliklerinin belirlenmesi ile gelecek kuşaklara aktarılması ve kültür envanterine arşiv oluşturulması açısından diğer araştırmalara kaynak oluşturacağı düşünülmektedir. 

Karantina, maske zorunluluğu, sokağa çıkma yasağı, sosyal mesafe, uzaktan eğitim gibi önlemler ile Türkiye’de de çok sayıda sektör salgından etkilenmiştir. Pandemi dönemi, ekonomiden siyasete, eğitimden tüketime kadar birçok şeyi değiştirmeye başlamıştır. İnsan tutum ve davranışlarındaki değişiklikler tüketim alışkanlıklarını da etkilemeye başlamıştır. Farklı alanlarda eğitim alan üniversite öğrencilerinin pandemi ile gıda satın alma ve tüketim davranışlarında nasıl bir değişim olduğunu belirlemek çalışmanın ana amacını oluşturmaktadır. Ayrıca araştırmada öğrencilerin genel özellikleri ortaya konmuş ve sağlıklı bir gıda için ödeme istekliliği ölçülmeye çalışılmıştır. Nisan ve Mayıs 2020 aylarındaki online olarak yapılan 308 anketin sonuçları değerlendirilmiştir. Görüşülen öğrencilerin %60.7’si lisans eğitimi almakta ve en yüksek paya sahiptir. Lisans öğrencilerini %22.1 ile ön lisans öğrencileri ve %17.2 lisansüstü eğitim alan öğrenciler takip etmektedir. Sağlık alanında eğitim alan öğrenciler, Türkiye’de alınan önlemleri diğer öğrencilere göre yetersiz bulmuşlardır. Annelerin alışveriş yapma oranı %21.75, babaların alışveriş yapma oranı ise %7.14 azalmıştır. Ziraat alanında eğitim alan öğrencilerin %20.5 ile en yüksek ödeme istekliliğine sahip olduğu, en düşük ödeme istekliliğine sahip olanların ise %14.12 ile sağlık alanındaki öğrencileri oldukları belirlenmiştir.

Milliyetçilik konusunda değerlendirmeler ve incelemeler sonucu çeşitli kuramlar ortaya çıkmıştır. Araştırmalarda bu kuramlardan “ilkçi kuram”, “modernist kuram” ve “etno-sembolcü kuram” öne çıkmıştır. İlkçi kuram milletlerin aynı soydan geldiğini, ortak din, dil, kültür ve tarihi paylaştığını ileri sürmektedir. Bu kuramda “doğalcı”, “biyolojik” ve “kültürel” bakış açıları yer almaktadır. Modernist kurama göre milliyetçilik, dönemin toplumsal bir gerekliliğidir. Milliyetçilik bu kuramda, sosyal, siyasal ve ekonomik gelişimlere ve değişimlere etki eden modernleşme süreci ile birlikte değerlendirilir. Etno-sembolcü kuramda ise milliyetçilik, milletlerin etnik köken ve kültür özellikleri vurgulanır. 

Ozantürk’ün “Turnalar” destanı Türk Dünyasının kültür birliğini öne çıkaran bir destandır. Birbiriyle ilişkili üç ayrı metinden oluşan Turnalar destanında Türk Dünyasını oluşturan Türk toplulukları anlatılmaktadır. Bu metinlerden ilkinde Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan Türklerinden söz edilmektedir. İkinci metinde Irak, İran, Doğu Türkistan, Kırım, Tataristan, Başkurdistan, Yakutistan / Saha Eli, Çuvaşistan, Altay Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti gibi ülkelerin de içinde bulunduğu geniş bir coğrafyada yaşayan Türk boyları dile getirilmektedir. Üçüncü metinde Yunanistan / Batı Trakya, Bulgaristan, Romanya, Moldova / Gagavuzeli, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Kosova, Arnavutluk, Hırvatistan, Makedonya, Macaristan gibi ülkelerde yaşayan ve “var olma mücadelesi” veren Türklerden, Avrupa’daki Türk varlığından söz edilmektedir.

“Turnalar” destanı Ozantürk mahlasıyla âşık tarzı şiirler de yazan Bayram Durbilmez’in bir eseridir. Durbilmez, âşık edebiyatı, tekke-tasavvuf edebiyatı ve Türk Dünyası halk bilimi alanlarında çalışmalarıyla tanınan bir bilgindir. Bu bilgin, Türk milliyetçiliğini savunan çeşitli sivil toplum kuruluşlarında, vakıf ve derneklerde yönetim kurulu üyesi, yönetim kurulu başkanı ve genel merkez delegesi gibi görevler yapmış Türkçü, milliyetçi bir fikir insanı olarak da tanınmaktadır. Şiirlerinde genellikle Ozantürk mahlasını kullanması, Durbilmez’in sanat dünyasında da milliyetçi bir tavır sahibi olduğunu gösterir.

Bu makalede, Ozantürk / Bayram Durbilmez’in, Türk Dünyası konulu “Turnalar” destanını milliyetçilik kuramları açısından incelemeyi amaçlamaktadır. Destandaki milliyetçi bakış açısını belirlerken, şairin Türk Dünyası konulu akademik çalışmalarına da değinilmesi sonucu milliyetçiliğin bilimsel temelleri de gösterilmeye çalışılacaktır.

Turanlıların beş ana kollarından biri olan Fin kolu incelenirken görülmektedir ki; Fin kolu tarih öncesi zamanda, kuzey ve batıya göç etmesiyle diğer boylardan çok daha erken bir zamanda Altay bozkırlarından ayrılmıştır. Turanlıların dili, tarihsel verileri ve günümüzdeki yerleri birlikte ele alınmasıyla görülmekte ki; Avrupa ile temasa geçen ilk Turan halkı Finlerdir. Esasında İrtiş Nehri boyları Türk destanları ve yazılı vesikalara baktığımızda, M. Ö. çağlardan itibaren Türklerin yaşadığı ve yurt tuttuğu bir coğrafyadır. Kıpçakların önemli bir unsuru olduğu Göktürk Kağanlığı’nın dağılmasından sonra, Kimek boy birliğinin hakimiyet alanı içerisinde kalan Batı Sibirya’da, bunun ardından geniş bozkır alanına yayıldığı görülür. Kıdemli Sibir araştırmacısı M. A. Castren 1847’de Nazımova‘dan dostuna yazdığı mektubun bir yerinde kendisine has ironiyle; “benden Runeberg’e (Finlandiya’da İsveçdilli Şahnameci bir şair) selam söylersin. İşlemesi için uygun bir konu olarak, şimdiye kadar biricik Fin devleti olmuş olan Küçüm Han İmparatorluğu’nu düşünsün. Küçüm Han kendisi Türktü ancak Yermak’a karşı koymadaki gayreti ve bu iki kahramanın ilişkileri gerçekten de şiirde işlemeye değer” diye yazıyordu. Castren döneminin araştırma sonuçları daha sonra defalarca sansür edilmiştir.